20. yüzyıl Türkiye’sinden anne öyküleri, anne-kız ilişkileri konusunda bize ne söylüyor?

Fatma Fulya Tepe*

Giriş

Bu yazı[1], bugüne kadar Türkiye’de satışa çıkmış, 20. yüzyıl odaklı ilk ve tek anne öyküleri antolojisi olan Necati Güngör‘ün 2002 tarihli Benim Annem Güzel Annem – Seçilmiş Anne Öyküleri[2]‘nde yer alan anne-kız öykülerine odaklanmaktadır. Bu öykü seçkisinde 38 anne öyküsü bulunmakta, bunlardan 27’si anne ve oğul ilişkilerine yer verirken, sadece 11 tanesi anne-kız ilişkilerine yer vermektedir. Anne-kız ilişkilerini içeren bu 11 öyküden sadece altısında anne-kız ilişkileri merkezi bir konumda ya da ön planda yer almaktadır. Bu çalışmanın odaklandığı ve anne-kız ilişkilerinin merkezi önemde yer verildiği bu altı öyküden iki tanesi erkekler, dört tanesi ise kadınlar tarafından yazılmıştır. Bu yazıda söz konusu öykülerde anne-kız ilişkilerinin nasıl yansıtıldığı, bu temsillerin bize anne-kız ilişkileri konusunda ne söylediği ele alınmaktadır. Bu yazıda incelenen altı anne-kız öyküsüden sadece ikisinde, literatürde anasoylu anlatılarda sık rastlandığı söylenen anne-kız arası nesillerarası güvensizliğin üstesinden gelinerek bir anlaşma sağlanması durumu görülmektedir. Geri kalan dördünde, anne-kız arasındaki güvensizlik, farklılık, ayrı düşme ya da çatışma durumu devam etmektedir ve olduğu gibi kalmaktadır. Bu da, uluslararası literatürdekinden farklı olarak, Türkiye örneğinde anasoylu anlatılarda daha sık rastlanan örüntünün anne-kız arası mesafe, anlaşmazlık ve çatışma olduğu anlamına gelmektedir. Anne-kız arası mesafe, anlaşmazlık ve çatışma ise edebi olgu düzeyinde anneden kıza kadınlık iletiminin kısmi veya sorunlu olabileceğini gösterebilir. Aşağıda Necati Güngör’ün 2002 tarihli Benim Annem Güzel Annem: Seçilmiş Anne Öyküleri‘nde anne-kız ilişkisini merkezde tutan öykülerinin listesi yer almaktadır. Bu listenin arkasından öykülerin analizine geçilecektir


İki Ana, İki Kız, Memduh Şevket Esendal (1926)

Esendal’ın bu öyküsü iki kısa parçadan oluşuyor. Öykünün her iki parçası da annelerin, sinirli ve hasta küçük kızlarına kimi zaman sadece yarı başarıyla sonuçlanabilen ilaç içirme ritüelleri hakkındadır. Ne annenin ne de kızın bir adının olduğu ilk öyküde küçük kız sekiz dokuz yaşlarında, ince ve sarı benizlidir. Annesi ona balıkyağı ve kahve içirme amacındadır. Mevsiminde saatler süren bu ilaç içirme ritüeli sırasında anne sabırlı, çok yumuşak, çok yavaştır. Kız ise ilaçtan korkmaktadır ve nazlıdır. Annenin kıza ilaç içirme ısrarı ve kızın içmeme konusundaki inadı arasındaki git geller öykünün konusunu oluşturmaktadır. Öykü annenin kıza ilacı içirmesi, ana-kız çatışmasının sona ermesi ve ana–kız ilişkisinin günlük rutinine dönmesiyle biter.

Öykünün ikinci parçası bu sefer beş altı yaşlarındaki sevimli, sinirli, saz benizli ve ateşi olan kız çocuğu Emine’ye isimsiz annesinin ilaç içirme ritüeli hakkındadır. Kız ilacı içmek istemediğini, ilaçtan korktuğunu söyledikçe annesi onu türlü vaatlerle ikna etmeye çalışır. Bu ilaç içirme ritüeli de annenin ilacın yarısını kızın ağzına yarısını kendi yeni elbisesine dökmesiyle son bulur. Anne yeni elbisesinin kirlenmesine sinirlenmiştir; ama küçük kız sinirin gelip geçici olduğunu bilir. Öykü, annenin kızının hem dengesizliğinden şikayet etmesinin hem de onu sevdiğinin belirtilmesiyle son bulur.

Bu öyküler, anne ve kız çocuğu arasında geçen ilaç içirme vakıasını konu alıyor. Bu anne-kız buluşmasında anneler sabırlı, yumuşak, yavaş, kızlar da hasta, sinirli, ateşli, sarı benizli olarak sunulmaktadır. Bu öykü parçalarında anne-kız ilişkisi başlangıçta çatışmalı olsa da öykü sonuna doğru bu çatışma, kendini anne-kız arası uzlaşma ve anlaşmaya bırakıyor. Baştaki anne-kız arası güvensizlik aşılıyor. Annenin kıza ilaç içirmesiyle kız evlatta iyileşme başlıyor. İlaç içirme süreci sonunda nasıl bir fiziksel bir iyileşme süreci başlıyorsa, bu fiziksel iyileşmeye, anne-kız arasındaki ilişkisel iyileşmenin eşlik ettiğini düşünebiliriz. Bu da Cosslett’in sık rastlandığını söylediği anne-kız arası karşılıklı anlaşmayla sonuçlanan anasoylu anlatı örüntüsüyle uyum halindedir. Ayrıca, öykülerden ikincisinde anne ilacı içirirken ilaç yarı kızın ağzına yarı da annenin yeni elbisesine dökülür. Bu hem annenin yumuşaklığını ve nazikliğini hem de anne-kız arası anlaşmaya ulaşmak için her iki tarafın da bir bedel ödediğini, karşılıklı bir fedakârlık yaptığını gösterir. Bu da anne-kız arası nesillerarası güvenin tesis edilmesinin bir aşamasıdır. Buna ilaveten, öyküde hem anne-kız karakterlerinin (biri hariç) isimsiz olması hem de öykünün sadece ilaç içirme ritüelinin anlatımı ile sınırlı olması nedeniyle, öyküdeki ilaç içirme ritüeli bir metafor olarak da düşünülebilir. Diğer bir deyişle, annenin kıza ilaç içirmesi, anne ve kızın aralarındaki çatışmanın üstesinden gelmesi ve bunu uyuma dönüştürmesinin metaforu gibi de algılanabilir.

Pazarlık, Tahsin Yücel (1953)

Muhacir ailede delidolu, hiçbir işte dikiş tutturamayan babanın ölmesinden sonra Ahüzar bacı, kızı Elif’i doğurur. Ahüzar bacı kızı Elif’i yaşatmak için canını dişine takıp çalışmış; gözlerini kaybetmiş ve sonunda dilenmeye başlamıştır. Dilencilikten iş çıkmayınca “tertemiz ve namuslu günleri sona ermiş”, diğer bir deyişle seks işçiliği yapmaya başlamıştır. Ahüzar bacı, öyküde “delik deşik elbiseler içinde, eli yüzü buruş buruş ve saçları bembeyaz” olarak, dokuz on yaşlarındaki Elif ise “yalınayak, yırtık ve kirli fistanıyla” resmedilmiştir. Öykü, Ahüzar bacı’nın dilencilik yaptığı yerde uyanması ve kızı Elif’in ne zaman geldiğini ve onu fazla örseleyip örselemediklerini sormasıyla başlar. Kız ilki kadar zor olmadığını söyler. Buradan kadının kızını seks işçisi olarak çalıştırdığını anlıyoruz. Anne-kız arasındaki bu diyalogdan sonra Halil ve Mustafa isimli iki genç uzaktan Elif’i işaret edip, konuşurlar; biri utanır diğeri parayla değil mi der. Yaklaşmaya cesaret edemezler. Elif anasına geçenlerin niyetinin kendisiyle ilgili olduğunu söyler. Annesi “Gediciz mi?” der. Kız “Gediciz, neyleyim” der. Kız bir süre sonra “Ana kız hep böyle götürücüler beni, hep böyle mi yaşayıcık?” diye sorar anasına. Kadın bu sorudan tüyleri diken ola ola “Bir gün etlerin çürüyecek” diye düşünürken Allah’ın bir gün onları kurtaracağını söyler. Elif “Gidek bir gün burdan. Başka bir memlekete gidek! Nasıl olsa muhacir değil miyik?” der. Bu arada Halil ve Mustafa ikinci defa ana kıza yaklaşırlar ve gören olur diye çekinirler. Kız “Ana, biz de zengin olu muyuk birgün? Burada para biriktirik ıcık. Başka bir yere giderik.(…) Dün beni götüren oğlan var ya, o oğlan dedi ki: “Başka memleketlerde kız dükkancılar var” dedi. Ben de bir dükkan açarım orda. Karpuz satarım, üzüm satarım, alma satarım, erik satarım…” Anası onu dinlemez, aldırmaz, geçmişe odaklıdır. Kız buna hiddetlenir; ama dudaklarını ısırmakla kalır. Üçüncü defa Halil ve Mustafa, Ahüzar bacı ve Elif’e yaklaşırlar ve bu sefer konuşurlar, Ahüzar bacı ile pazarlık ederler. Az paraları olduğundan, bahçelerinden sebze, meyve de vermeyi vaat ederler. Anası Elif’e “Gider misin, ciğerim?” diye sorar. Kız içini çekip “neyleyim, giderim” der. Üçü uzaklaşır. Ahüzar Bacı arkalarından “çok örselemeyin, çok ötelere götürmeyin” diye bağırır. Ahüzar Bacı’nın içi yanar ve öykü biter.

Bu öykü yoksulluk içinde sağlığını yitirmiş, çalışamayan ve ne devletten ne de aileden hiçbir geliri olmayan bir annenin dokuz on yaşlarındaki kızını, seks işçisi olarak çalıştırmak zorunda kalışının hikayesidir. Kız para biriktirip başka memleketlere gitme, zengin olma, dükkancı kız olma fikirlerini annesine açmakta; ama annesi bunları duymazdan gelmektedir. Kız buna sinirlenir; ama pek dışarı vuramaz. Yani anne ve kız duygusal ve düşünsel olarak ayrı yerlerdedir. Anne geçmişe takılı kalmış iken, kız geleceğe uzanmak istemektedir. Kızın hala hayalleri ve umutları varken ve alternatif bir gelecek düşleyebiliyorken, anne vazgeçmiştir, geleceğe dair herhangi bir umudu yoktur. Bu yüzden anne ve kız arasında duygusal ve düşünsel düzeyde bir mesafe ve farklılık olduğunu söyleyebiliriz. Çocuk yaştaki kızını satarken içi yanar vaziyette resmedilen anne, içinde bulundukları duruma hapsolmuştur. Sonuçta anne kızı istismar etmekte ve kızı satın almak isteyenler karşısında kıza sanki başka bir seçeneği varmış gibi “gider misin, ciğerim?” diye sorarak rızasını alıyor gibi yapmaktadır. Oysa “gider misin” diyerek ve “ciğerim” diye ekleyerek kızı yönlendirmektedir. Ahüzar bacı kendi çaresizliğini Elif’e bulaştırmakta ve onun gelecek hayallerine de kendini kapamaktadır; kendi geçmişini onun geleceğine yansıtmaktadır. Burada söz konusu olan, yoksulluk ve yeterli bir refah devletinin olmayışı yüzünden annenin kız çocuğunu desteklemek için hiçbir araca sahip olmaması ve annenin kendisi sakat olduğu için bulabildiği tek çarenin kızını seks nesnesi olarak satmasıdır. Bu da insan hayatının değerinin yoksulluk ve sosyal korumanın eksik olmasıyla nasıl araçsallaştırıldığına işaret etmektedir. Artık böyle bir ortamda yırtıcılar ve avların olduğu orman kanunları geçerlidir. Kısaca anne kız çocuğunu cinsel nesne olarak satarak istismar etmekte ve kendi mağduriyetini böylece kendi neslinden kızının nesline aktarmaktadır. Bu yoksul annenin yıkıcı olduğu bir anne-kız ilişkisidir. Öyküdeki erkekler de, annenin çaresizliğini istismar ederek bir çocuğu seks oyuncağı olarak kullanmaktan çekinmemektedirler. Annenin ve çocuğun gereksinimlerine karşı sadece duyarsız değillerdir; aynı zamanda gereksinimleri aktif olarak istismar etmektedirler. Sadece yoksulluğu zorlaştırmamaktalar; ayrıca onu aşağılayıcı yapmaktalar. Bu anasoylu ilişkide hem düşünsel hem de duygusal düzlemdeki anne-kız ayrılığı, sınıf ve toplumsal cinsiyet kesişiminde meydana gelen bir mağduriyetin anne tarafından nesilden nesile miras olarak aktarılmasına, yani bir yenilgi öyküsü ortaya çıkmasına yol açıyor.

Ayna, Leyla Erbil (1968)

Leyla Erbil’in edebiyatında annelerin ele alınışı Türk edebiyatının genelinden farklıdır. Tunç bu konuda şunları söylemektedir:

(…) Leyla Erbil neredeyse tüm yazdıklarında anne olma halini, annelik kurumunu, hem kişisel hem de sosyal bir ilişki olarak karşısına alıyor. Onun kahramanlarının mutlaka anneleri var. Anneyi karşısına almakla kalmıyor, hesaplaşıyor, oynuyor, oynarken eğleniyor, bizi de eğlendiriyor. Kimi zaman anne yüzünden canı acıyor, bizim de canımızı acıtıyor. Ama bütün bunların ötesinde, anneyi soyuyor, çıplaklaştırıyor ve ardındaki kadını gösteriyor, bütün kutsiyetinden “kurtarılmış”, bedenin istediği hazları fütursuzca aklından geçiren; yaşlı, bitkin ve hatta bunamış kadınları müthiş bir ironiyle anlatıyor. (Tunç, 2000: 123)

Ayna öyküsündeki anne de bu çizgiye uymaktadır. [3] Bu öykü sırf anne-kız ilişkisi hakkında değil; ama anne-kız ilişkisi öyküdeki önemli ilişkilerden biri olarak geçmektedir. Öykü, iki göbek İstanbullu olan, Paşa kocasından dul kalmış yaşlı bir kadının kızına, oğluna, kendine, kapıcısına ve başkasına geçmişi ve şimdisi hakkındaki konuşmalarını içermektedir. Yaşlı kadın, hareketli ve kalburüstü bir hayat yaşamış, paşa kocasının ölümünden sonra evlenmeyip, kızını ve oğlunu büyütmüş ve okutmuş olduğundan kendini fedakar olarak görmektedir. Kendini devrimci olarak gören oğlu, şimdi, Güney Amerika’ya gidip ölmeden en az iki Amerikalı öldürmeyi hedeflediğinden çekip gitmiştir. Kızı ise annesinin malı mülkü sırf kendisine kalacağından sevinmektedir. Kızı kadının gündelik ihtiyaçlarının karşılanmasında aracılık etmekte; ama bu arada annesinin görmediğini zannederek gizli gizli kapıcıyla sevişmektedir; kadının çok önem verdiği pırlanta yüzüğü ise kapıcı tarafından çalınmıştır. Kızı ayrıca her gün annesinin yemeğine azar azar zehir koymaktadır. Yalnız kalmak istemeyen yaşlı kadın bunların farkında olmadığının sanılmasından dolayı sevinmektedir. Kadın öyküde geçmiş yaşamından bahsederken çocuklarını küçükken cinsel oyunlar oynarken yakaladığını ve bu yüzden onları cinsel organlarından yaktığını, bir daha da böyle oyunlar oynayamadıklarını söyler. Anne, çocukları hakkında “ikisi de yaralı olduklarından sevişemezler” der. Anne çocukların cinsel organlarını yaktığında, sadece onların tabu olan “kardeş aşkını” değil, genel olarak sevme ve şefkat kapasitelerini de yakıp yok etmiştir. Anne “kötü” aşkı yok etmeye çalışırken, genel aşkı, sevgiyi de yok edip kendisini çocuklarının sevgisinden mahrum bırakmıştır. Oğul evi birkaç Amerikalı öldürmek için terketmiştir, kız annesini her gün zehirlemektedir. Her iki çocuk da katil olma tutkusuna sahip hale gelmişlerdir. Annesinin küçükken kızı cinsel cezalarla istismar etmesinin ardından, annesi yaşlanıp kıza bağımlı olduğunda, bu sefer kızı onu istismar etmektedir. Anne-kız arasında bir istismar döngüsü var. Bu öyküde de anne tarafından başlatılmış yıkıcı bir anne-kız ilişkisi görüyoruz. Öykünün sonunda anne-kız arasındaki anlaşmazlığın üstesinden gelinememektedir.[4]

İskele Parklarında, Füruzan (1970)

Bu öykü daha önce anne-kız ilişkileri açısından Burcu Şafak tarafından ele alınmıştır. Şafak, bu öyküyü annenin “ataerkil düzeni ve erkeğin evi geçindirme rolünü benimseyişinin, öyküde aktarılan yoksunluk ve anne-kız ilişkisi üzerindeki etkisi” bakımından değerlendirmiştir ve annenin kızını, evlenmek yoluyla yoksulluktan çıkma planlarının önünde bir engel olarak gördüğünü belirtmiştir (Şafak, 2007: 31). Ancak Şafak, anne-kız ilişkisini anasoylu anlatılarla ele almamıştır. Öykü, on ay önce kocasını iş kazasında kaybettiği için daha da yoksullaşmış 30 yaşlarındaki kadının hava almak için altı-yedi yaşlarındaki kızıyla gittiği deniz kenarında aklından geçen, geleceğe dair umutsuz düşünceleri, kızıyla olan tek tük konuşmaları ve gözlemlerini konu almaktadır. On yıl öncesinin nikahlık kıyafetleri içinde, elindeki eski kirli kemik rengi deri çantasıyla tarif edilen kadın, çocuk uğruna her şeyi feda ettiğini düşünmektedir. Kız çocuğu ise ter kokusu yayılan lastik çizmeleri, sıska bacaklarını örtmeyen kısa giysisi, kısa saçları ile betimlenmektedir. Annesi kızının uslu, biraz da inatçı, zayıf olduğunu düşünmekte, büyümesinin durduğunu gözlemlemekte; ama bu duruma artık üzülemediğinin farkına varmaktadır. Anne kızının onu yaşından küçük gösteren aptal ifadeli bir yüzü olduğunu düşünürken, kızı annesini çok beğenmektedir. Anne bir yıldır yıkanmadığını ve kızını ise hiç yıkayamadığını aklından geçirir. Burada kadının temizlik gibi hayatın bazı temel unsurlarından vazgeçtiğini, yani yenildiğini anlamaktayız. Aslında olmuş olan kocanın ölümüyle kadın ve kocası arasında yapılmış olan ataerkil kontratın ihlal edilmesidir. Bu kontrata göre kocasının dışarıda çalışıp para kazanması, kadının çocuk doğurup, büyütüp, ev işleriyle ilgilenmesi gerekiyordu. Oysa adam ölerek, üstüne düşeni yapmamış oldu. Kontrat böylece lağvoldu. Kadın adamı öldüğü için suçlamaktadır ve hayatta bir şeyler yapmak, çocuğunu sevmek için motivasyonu bulunmamaktadır. Annenin gelirsiz yaşamında kızıyla iletişimi zayıftır; mesela çocuk annesinin dikkatini sokakta gördüğü bir subayın kılıcına çekmeye çalıştığında “(…) kadın çoğunlukla, çocuğun görmesi için uyardığı şeyleri görmemiş olurdu” (s. 280). Kadın çocuğu ciddiye almamakta; hatta onunla alay etmektedir. Mesela çocuk vapurların arkasındaki köpüklerin nereden çıktığını sorduğunda, annesi “-Gemiciler çamaşır yıkayıp suyunu döküyorlar” der. Kadın, çocukla olan diyaloglarında çocuğun sorduğu sorular karşısında onun aptal olduğunu düşünmektedir. Yani anne kızını doğrudan aşağılamaktadır. Bu öyküde anne-kız ilişkisinin, bir eşitsizlik ekseni olarak sınıf ile etkileşimini görmekteyiz. Daha spesifik olarak anne-kız ilişkisinin alt sınıf koşullarla nasıl etkileştiğini görüyoruz. Alt sınıf koşullar, gelirsizlik, işsizlik, mesleksizlik, barınacak yere sahip olmamak ile karakterizedir. Bu koşullarda herhangi bir devlet ya da aile desteği bulamayan anne-kız ikilisinin toplumsal dışlanmaya maruz kaldıkları söylenebilir. Toplumun dışında kalmış anne kendi ihtiyaçlarını karşılayamamakta, intihar etmeyi düşünmektedir. Bu koşullar altında kızının ihtiyaçlarını da karşılayamamaktadır ve kızına olan ilgisini kaybetmiştir. Hatta kadın kızının olmadığı bir hayatı düşlemektedir. Kısacası yukarıda sayılan alt sınıf koşullar yıkıcı bir anne-kız ilişkisine yol açmaktadır. Kadın öykünün sonuna doğru, kızı okula yazdırırsa, iş arayabileceğini düşünür; ama kızın okul ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir ekonomik kaynağı olmadığı için çözümsüzdür. Bu sorunu çözse bile şehirde nereden iş bulabileceği konusunda hiçbir bilgisi olmadığından karamsardır. Öyküye hakim olan zayıf, sağlıksız ve güven duygusundan yoksun anne-kız ilişkisi, anne kızın durumlarıyla ilgili ortak bir zeminde yapıcı bir sonuca ulaşmalarıyla bitmemekte, bu açıdan da karşılıklı bir anlayışın sağlandığı anasoylu anlatı örüntüsüne uyum göstermemektedir.

Balkon, Ayhan Bozfırat (1972)

Balkon’da aynı aileden beraber yaşayan üç nesil kadının (anneanne, anne ve kız evlat) evde kendi aralarında geçen diyaloglarına yer verilerek anneanne-anne-kız ilişkileri gösterilmektedir. Öykü, genç kızın evlerindeki parmaklıksız balkona çıkıp aşağıdaki sokağı seyretmesinin sürekli olarak annesi tarafından engellendiğini söylemesi ve bundan şikayet etmesiyle ile başlar. Daha sonra anne de konuşma sırasında kendi annesinin ona karşı müdahaleci tutumundan bahseder: “Her şeyime karışırsın (…). Oldum bittim karışırsın. Hala da karışıyorsun. Koskoca kadın oldum, hala attığım her adımın hesabını vereyim istiyorsun“. Arkasından genç kız irkilerek ne annesi ne de anneannesi gibi olmak istediğini söyler. Annesi neden kendisine benzemek istemediğini sorduğunda genç kız, küçüklüğünde annesinin hep kötü bir şey olmasını beklediğini, yağmurun bile çamaşır yıkadığı zamanlarda onunla zıtlaşmak ve onu üzmek için yağdığını söylediğini ve kendisinin de annesinin bu söylediklerine inanarak büyüdüğünü söyler. Bu noktadan sonra annenin kendi kendine kısık sesle konuştuğu bir bölüm gelir: “Yaşamı nedir ki bir kadının? (…) Kadınların ömürlerinin çoğunu beklemek alır. Hep bekler. Gençken iyi şeyler bekler. Her geleceğin iyi olduğuna inanır. Sonra sonra bakar ki… Önceleri anasından babasından bekler. Bulamaz tabii. Bu kez kocasından beklemeye başlar. Her şeyi kocasından bekler. Gene bulamayınca çocuklarına sarılır tüm gücüyle. Yüklendikçe yüklenir çocuklarına!“. Bu alıntıda anne, kızına karşı sınırlamacı tutumunun temelinde ataerkil anneliğinin yattığını itiraf ediyor gibidir. Açıklamak gerekirse: Kadın başlangıçtan beri ilk önce ailesi tarafından, sonra kocası tarafından sevilmeyi beklediği pasif bir konuma konulmuştur. Beklediği sevgi ailesi ve kocası tarafından verilmeyince sonunda sevgi için çocuğuna dönmüştür. Çocuğu istediği sevgiyi veremediğinde, onu reddetmiştir ve böylece başka bir ret ve sevgi özlemi döngüsü başlamış olur. Öyküde daha sonraki bir yerde kız, annesinin hiçbirşeyden memnun olmadığını, geçmişte de şimdi de herşeyine karıştığını söyler. Bunun ardından anne de bu davranışını kızın çocukken hiç söz dinlememesi ve sürekli sokakta kendini yaralamasıyla gerekçelendirmeye çalışır. Bu sırada anneanne devreye girerek annenin çocuğu oynamak için serbest bırakmak yerine eve hapsetmeye çalıştığını söyler, bu yüzden de çocuğun dışarı çıktığı zaman delicesine koşup kendini yaraladığı yorumunu yapar. Bu noktada anne de, kendi annesinin hep onu kısıtladığını, bir kusur bulduğunu ve suçladığını söyleyerek onun anneliğine eleştirisini yapar. Yani öyküde önce kız, sonra anne, sonra yine kız ve sonra yine anne sırayla kendi annelerinden şikayet etmektedir. Öyküde, ayrıca anneanne, torun ve kızıyla olan konuşmalarında yer yer yaşlıların istenmediği duygusunu işleyerek, bu üçlüde en güçsüz konumda olanın kendisi olduğunun altını çizer. Öykünün sonunda, kapı çalar ve annenin balkon kapısına duvar ördürmek için bir usta çağırdığı anlaşılır. Balkon kapısına duvar örülmesiyle, kızı heyecanlandıran balkon tamamen ortadan kaldırılmış olacaktır. Öykü, kızın buna tepki olarak yapmayı hayal ettiklerinin gözlerine yansıyan parıltısıyla biter. Bu öyküde hem anneanne hem de anne, kızları tarafından sınırlamacı, kontrolcü ve müdahaleci olarak algılanmaktadır. Öyle görünüyor ki bu sınırlamacı, kontrolcü ve müdahaleci anne modeli, çatışmalı ilişkilerine rağmen anneanneden anneye iletilmiştir. Bu da çatışmalı anne-kız ilişkilerinde de anne-kız özdeşleşmesinin mümkün olabildiğini gösteriyor. Kız ise ne anneannesine ne annesine benzemek istemektedir. Az önce söylendiği gibi burada hem anneanne-anne hem de anne-kız ilişkileri çatışmalıdır. Kız öyküde düşünce düzeyinde isyankar olmasına rağmen, davranış düzeyinde annesine henüz karşı gelmemiştir; ama geleceğini sezdirmiştir. Öykü, balkona parmaklık örmek için usta gelmesi, anne-kız arasındaki fikir farkının balkona örülen duvarla somutlaşması ve bunun gelecekte başka fiziksel ayrı düşüşlere gebe olduğunun sezdirilmesiyle biter. Bu anasoylu ilişkilerin sunulduğu öyküde, hem anneanne-anne hem de anne-kız ilişkileri, Cosslett’in söylediği gibi nesiller arası güvensizliğin karşılıklı üstesinden gelinmesiyle sonuçlanmamaktadır. Ama buna rağmen, öyküye göre en azından anneanneden anneye aralarındaki çatışmalı ilişkiye rağmen bir annelik modeli (ki bu sınırlamacı, müdahaleci ve kontrolcü bir annelik modelidir) iletilmiştir. Yani anasoylu ilişkiler hem anne-kız anlaşmazlığıyla hem de buna rağmen bir ölçüde anne-kız özdeşleşmesiyle sonuçlanabilmektedir.

Geyikler, Annem ve Almanya, Nursel Duruel (1982)

Bu öykü babası önceden Almanya’ya işçi olarak gitmiş; ancak orada düzensiz bir yaşama geçtiğinden ailesine bakmamaya başlamış bir kız çocuğunun bakış açısından anlatılıyor. Öykü, bir gece vakti İstanbul’da uzak bir aile dostunun evindeki bir odada geçiyor ve önce anneanne-anne arasındaki, sonra anne-kız arasındaki konuşmalara ve olaylara dayanıyor. Ailenin Türkiye’deki kısmı anneannenin eşinden kalan dul maaşıyla geçinmektedir. Annenin ertesi sabah, Almanya’daki eşinin yanına, ona son bir şans teklif etmek ya da orada yeni bir hayata başlayıp çocuklarına bakabilmek ve çalışma hayatına girmek için gitmesi söz konusudur. Bütün bunları kız çocuğu öykünün ilk yarısında anneannesi ve annesi o gece fısıldayarak konuşurken duyar. Annesi yatmak için aynı yatağı paylaşmak üzere kızının yanına geldiğinde, çocuk kendini engellemeye çalışmasına rağmen ayrılık gözyaşlarını tutamaz; ağlar. Sonunda annesi dayanamayarak hem “yeter” der, hem de ona sarılır ve sevgi gösterir. “Anadan ayrılmak zorsa, evlatlardan ayrılmak daha zor” der. Buradan sonra çocuk, ailesinin mutlu bir atmosferde derede kilim yıkadığı ve annesinin dünyadaki en güzel ve güçlü kadın olduğu bir rüya görür. Uyandığında annesi bir saat önce yola çıkmıştır. Çocuk ağlayacak gibi olur; ama büyümek, mutlu düşleri gerçekleştirmek için savaşmaya karar verir.

Bu öykü sınıf ekseniyle anne-kız ilişkisi etkileşimini konu almaktadır. Daha spesifik olarak, kısıtlı ekonomik kaynaklar nedeniyle anne-kız çocuk ayrılma öyküsüdür. Anne ve kızın gece yataktaki konuşması, çocuğun üzüntüsünün annesinin üzüntüsü olduğunu, karşılıklı fedakarlığın yapıldığını ve annenin kıza onu sevdiğine dair güvence verdiğini gösterir. Kız çocuk annesinin sevgisinden emin olduğu için, uyandığında büyümek ve mutlu aile düşlerini gerçekleştirmek için, ağlamak ya da anne kaybı nedeniyle yas tutmak yerine savaşmayı seçer; kendisine umutlu bir gelecek düşlemek için izin verir. Bu öyküde anne ve kız tarafları arasındaki mesafe, öykünün sonunda anne-kızın beraberce üstesinden geldiği bir buluşmayla sonuçlanıyor. Ekonomik sorunlar anne ve kızı ayrılığa zorluyor; bu ayrılma durumu anne ve kız arasında fiziksel mesafe yaratsa da duygusal mesafe yaratmıyor. Gelecek anne için potansiyel, kız için umut doludur.

Sonuç

Annelik ilişkisel bir kavramdır. Çünkü anne olmak, bir kişinin kendi başına olabileceği bir şey değildir. Anne dışında bir de çocuğun varlığını ve bu iki özne arasında bir anne-çocuk ilişkisinin varlığını gerektirir. Anne-çocuk arasındaki bu ilişkisellik, anasoylulukta anne-kız evlat arasındaki ilişki olarak somutlaşmaktadır. Bu yazıdaki öykülerin hepsi anneanne-anne-kız evlat ilişkilerini ya da anne-kız ilişkilerini içeren anasoylu anlatılardır. Bu anne kız ilişkilerine yer veren anasoylu anlatılarda dikkat çeken bir nokta, babaların etrafta olmamasıdır. Bu öykülerde babalar ya ölmüş ya da uzaktadır. Öyle görünüyor ki anne-kız ilişkileri sadece baba öldüğü veya etrafta olmadığı zaman görünür olabiliyor. Buna rağmen dikkat çeken bir diğer nokta da annenin kız çocuk için doğal, vazgeçilmez bir figür olarak sunulmasıdır.

Cosslett, anne-kız arasındaki nesillerarası ilk korku, güvensizlik ve yanlış anlaşılmanın, bir biraraya gelme ya da karşılıklı tanıma anında üstesinden gelinmesinin, anasoylu anlatılarda karşımıza çok sık çıkan bir örüntü olduğunu; bu boyut olmaksızın, anasoyluluğun, babasoyluluğun hiyerarşik bir nesil çizgisi şeklinde sadece bir ayna-imajı olacağını söylemişti (Cosslett, 1996: 8). Ancak Cosslett’in bu önermesinin daha çok anasoylu anlatıların, bir idealleştirmesine dayandığı söylenebilir. Bu yazıdaki öykülerden sadece İki Ana, İki Kız ve Annem, Geyikler ve Almanya öykülerinde anne-kız arası güvensizliğin üstesinden anne-kız olarak beraberce gelme deneyimlenmektedir. Geri kalan dört öykünün hepsinde anne ve kız taraflar arasındaki ilişkide başta bulunan duygusal farklılık ya da ayrılık öykünün geri kalanında da devam etmekte, öykü bazen de fiziksel ayrı düşme ile veya anlaşmazlıkla sonuçlanmaktadır. Diğer bir deyişle bu dört öyküde, öykünün başındaki anne-kız arası ilk güvensizlik, öykü sonunda da tekrarlanmakta, netleşmekte, tazelenmekte ve söz konusu anne-kız ilişkisinin güvenli olmadığı konusunda bir karşılıklı anlaşma oluşmaktadır. Bu anlamda, Cosslett’in anasoylu anlatıların sık rastlanan teması konusunda söylediklerinin Türkiye bağlamında geçerli olmadığını söyleyebiliriz. Yani Türkiye’de, anasoylu anlatılarda çok rastlanan örüntü, anne-kız arasındaki nesillerarası ilk korku, güvensizlik ve yanlış anlaşılmanın kız-anne ikilisinin bir biraraya gelmesi ya da karşılıklı tanıma anında üstesinden gelmesi değildir. Bunun yerine Türkiye’de anasoylu anlatıları daha çok karakterize eden örüntü, nesillerararası illk güvensizliğin öykünün bitimine dek devam etmesi ve duygusal ve bazen de fiziksel ayrı düşme ile ya da anlaşmazlıkla sonuçlanması olarak görünmektedir.

Cumhuriyet tarihinde 20. yüzyıl odaklı ve anne temalı olup da satışa çıkmış tek öykü antolojisindeki anne-kız ilişkilerine yer veren altı öyküden dördünde anne-kız ilişkilerinin karşılıklı güven içermeyen, sonunda tarafların bir anlaşmaya varmadığı, yıkıcı ilişkiler olarak temsil edilmesi ise anlamlıdır. Söylendiği gibi kadınlık anneden öğrenilir. Oysa bu öykülerde, kızların annelerinden öğrenebileceği sadece güvenli olmayan ve yıkıcılıkla dolu bir kadınlıktır. Ayrıca, bu öykülerden bazılarının anne-kız yenilgi öyküleri olduğunu da göz önünde bulundurmalıyız. Bu yazıda kullanılan anlatıların, toplumsal koşulların aynası olarak işlev gördüğü düşünüldüğünde, elimizde anneler üzerindeki ataerkil baskının en azından dolaylı bir kanıtı olduğunu söyleyebiliriz. Bu ataerkil baskı, kadınların kendine güveninin ve kızlarına pozitif bir kadınlık iletimi yeteneğinin altını oymaktadır.


Referanslar

Cosslett, T. (1996). Feminism, matrilinealism, and the ‘house of women’ in contemporary women’s fiction. Journal of Gender Studies 5(1), 7–17.

Güngör, N. (2002). Benim annem güzel annem: Seçilmiş anne öyküleri. İstanbul: Bulut.


[1] Bu yazı, bir kitap bölümünün parçası olarak 2022 yılında Prof. Dr Esra Engin ve Dr. Gizem Beycan Ekitli editörlüğünde Anneler ve Kızları isimli kitapta Ege Üniversitesi Yayınları tarafından basılmıştır.

[2] Türkiye’de Necati Güngör’ün anne temasındaki 2002 yılında basılmış ve satışa çıkmış Benim Annem Güzel Annem: Seçilmiş Anne Öyküleri başlıklı antolojisinden önce, 1991 yılında Arif Ay, Anne Hikayeleri başlıklı bir anne öyküleri antolojisi hazırlamıştır ve söz konusu antoloji T.C. Devlet Bakanlığı tarafından yayınlanmıştır. Ancak Arif Ay’ın anne öyküleri antolojisi, Necati Güngör’ün antolojisinin aksine satışa çıkmamış, sadece kütüphanelere ve benzeri kuruluş ve kişilere hediye olarak verilmiştir. Bu çalışmanın yazarı Arif Ay’ın satışa çıkmamış bu anne öyküleri antolojisi konusunda da bir araştırma yürütmektedir.

[3] Leyla Erbil’de anne ve kız temsilleri hakkında benzer yorumlar için bknz: Baş, S. (2012). Leyla Erbil’in Öykülerinde Kadın Kimliği ve Başkaldırı. Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, 38.

[4] Leyla Erbil Ayna isimli öyküsü’nün başka bir yorumu için Gülşah Kandemir’in 2016 tarihli Türkiyat Araştırmaları Dergisi’nde yayınlanan “Leylâ Erbil’in Öykülerinde Kadınlar ve Çocuklar” isimli çalışmasına bakabilirsiniz.

 

Fatma Fulya Tepe kimdir?

Fatma Fulya Tepe, İstanbul Aydın Üniversitesi’nde sosyoloji alanında Doçenttir. İstanbul Üniversitesi Amerikan Kültürü ve Edebiyatı bölümünden Magna Cum Laude ile mezun oldu.

Doktorası aynı üniversitenin Sosyoloji bölümünden. Doktora tezinde temel bilimler ve mühendislik alanlarında çalışan İstanbullu kadın akademisyenlerin ev hayatındaki işbölümünü inceledi.

Doktorası sırasında İsveç, Hollanda ve Almanya’dan aldığı burslarla araştırma yaptı ve kadın çalışmaları alanında dersler takip etti.

Dr. Tepe ayrıca cinsiyet çalışmaları, sözlü tarih ve melezlik ile ilgili makaleler yayınladı. Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (Tübitak) tarafından finanse edilen bir araştırma projesinde, 1966-1974 yılları arasında yayınlanan Türk Kadını dergisinin söylemini devlet feminizmi açısından inceledi.

2017 yılında Feminist Formations dergisinde bu araştırmadan yola çıkarak “Turkish Mother Citizens and Their Homefront Duties” başlıklı makalesi yayınlandı.

2022 yılında Emeritus Profesör Per Bauhn ile Journal of International Women’s Studies dergisinde “The Turkish Angel in the House: A Travelling Concept in the Housewife Poems of Ziya Gökalp and Halide Nusret Zorlutuna” başlıklı makalesini yayımladı.

“Çok Partili Dönemin Başında Mizah Dergilerinde Kadınların Temsili: Boşboğaz (1945) ve Bıldırcın (1947) Örnekleri” başlıklı projesi Ocak 2023’te Tübitak 1001 projesi olarak kabul edildi.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*